»
S
I
D
E
B
A
R
«

Bir Dua  ~  Tevafuk @ 8 Şub 2010, Pazartesi

أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ

Ben kalbi kırıklarla beraberim. (*)

“Allahümme ahsin âkıbetenâ fi’l–umûri küllihâ

ve ecirnâ min hizyi’d–dünyâ

ve azâbi’l–âhirati–”

“Allah’ım! Yapıp ede geldiğimiz bütün işlerimizin neticesini güzel eyle!

Bizleri dünyada rezil rüsva olmaktan

ve âhiret azabından koru!”

(*) Beyhakî, Kitabü’z-Zühdi’l-kebîr 2/162; İbn Ebî Âsım, Kitabü’z-zühd 1/75; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/234

Kaynak : http://www.kalbinzumruttepeleri.com/content/view/926/37/

http://tr.fgulen.com/content/view/15419/26/


Günün Konusu  ~  Tevafuk @ 29 Ara 2009, Salı

Herkes Kendi Ettiğini Bulur

Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

“Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.”

(Şûrâ, 30)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Benim ve sizin durumunuz, ateş yakıp da, ateşine cırcır böcekleri ve pervâneler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.”

(Müslim, Fedâil, 19. Bkz. Buhârî, Rikâk 26; Tirmizî, Edeb 82)

Ehlullahtan Behlûl Dânâ, bir gün halife Harun Reşit ile karşılaşır. Kendisini tanıyan hükümdar, bu mübarek zata:

“–Ey Behlûl! Nereden geliyorsun böyle?” diye sorar. Hazret, hiç düşünmeden:

“–Cehennemden geliyorum” cevabını verir.

Harun Reşit, şaşırarak tekrar sorar:

“–Ne işin vardı orada?”

Behlûl Dânâ anlatır:

“–Efendim; ateş lâzım olmuştu. Cehenneme gideyim de biraz isteyim dedim. Fakat oradaki memur bana:

“–Burada ateş yoktur” dedi.

“–Nasıl olur, Cehennem ateş yeri değil mi?” diye sorunca:

“–Evet; gerçekten burada ateş yoktur. Her gelen, ateşini dünyadan getirir» cevabını verdi.”

Dehşete kapılan Harun Reşit büyük bir üzüntüyle sordu:

“–Behlûl! Ne yapayım ki, oraya ateş götürmeyeyim?” Behlûl Dânâ, hızla uzaklaşırken haykırdı:

“–Adâlet! Adâlet! Adâlet!”

Her Güne Kelime

pervâne: 1. (pervânegân) geceleri ışığın etrafında dönen küçük kelebek. 2. fırıldak. 3. çark.4. haberci, kılavuz.

Dehâ-perver: dehâ öğreten, dâhî yetiştiren.

“İki Gün Bir Değil” mail servisi bir ALTINOLUK hizmetidir.

Gecelerimizin Kıymeti  ~  Tevafuk @ 19 Ara 2009, Cumartesi

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akıl sahiplerine gerçekten ibretler vardır. Onlar ayakta iken de, otururken de, yatarken de Allah’ı anarlar.

(Âl-i İmrân, 190,191)

Resûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz geceleri ibadet etmek üzere kalktığı zaman pencerenin önüne oturup gökyüzüne bakarak bu âyet-i kerîme ile devamındaki on âyeti okurdu.

[Buhârî, Tesîru sûre (3), 17, 18].

Haftanın geceleri içinde sadece cuma gecelerini ibadete ayırmak Peygamber Efendimiz tarafından hoş karşılanmamış olup, böyle bir uygulama mekruhtur.

Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayat tarzına harfi harfine uyma ve onun emirlerini aynen yerine getirme konusunda bir benzeri daha yoktu. Abdullah İbni Ömer -radıyallahu anh- bir gün gördüğü bir rüyayı ablası Hz. Hafsa -radıyallahu anha- aracılığıyla Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e arz etti.

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in:

Abdullah ne iyi insan, bir de gece namazı kılsa!” buyurması üzerine, o günden itibaren gece namazını hiç terk etmedi. Resûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefatından sonra ona olan sevgisinden dolayı, Fahr-i Cihân Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda namaz kılar, yürüdüğü yollarda yürür, gölgelendiği ağaçların altında oturur, kurumasınlar diye onları sulardı.

(İbn-i Ömer)

Her Güne Kelime

âbâd: mâmur, şen, bayındır.
âfâk: 1. Ufuklar. 2. Görüş ve dönüş sınırları. 3. Dış âlem.

“İki Gün Bir Değil” mail servisi bir ALTINOLUK hizmetidir.


Bir Hadîs-i Şerif  ~  Tevafuk @ 16 Ara 2009, Çarşamba

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“İnsanlar bir mecliste oturur da orada Allah’ın ismini anmazlarsa, eksik bir iş yapmış, bir günah işlemiş olurlar. Kim bir yolda yürür de Allah -azze ve celle-’yi zikretmezse, eksik bir iş yapmış, bir günah işlemiş olur. Kim yatağına girer de orada Allah’ı zikretmezse, yine eksik bir iş yapmış, günah işlemiş olur.”

(Ahmed, II, 432; Ebû Dâvûd, Edeb, 25/4855, 97-98/5059)


Şükreden Zenginlerden Olmak  ~  Tevafuk @ 15 Ara 2009, Salı

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

“… Yiyiniz için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.” (A’raf, 31)

Mekkeli muhâcirlerden Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- anlatır:

“Biz her şeyimizi Mekke’de bırakıp Medîne’ye hicret ettiğimiz sıralarda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, benimle Ensar’dan Sad bin Rebî arasında kardeşlik kurmuştu. Bunun üzerine, Sad bin Rebî:

-Ben, mal bakımından Ensâr’ın en zenginiyim. Malımın yarısını sana ayırdım. İşte malım, buyur.” dedi.

Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- ise bütün bunlardan müstağnî bir tavırla ona:

-Allâh malını ve imkânlarını sana hayırlı ve mübârek eylesin kardeşim. Benim bunlara ihtiyâcım yok. Sen bana çarşının yolunu gösteriver, kâfî” dedi.

Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- çarşıya gidip ticârete başladı. Çok geçmeden epeyce bir kazanç sağladı ve ağniyâ-yı şâkirîn (şükreden zenginler) zümresine dâhil oldu.

Aradan yıllar geçti ve mü’minler İslâm’ın güçlü ve ihtişâmlı devrini idrâk ettiler. Birgün iftar vaktinde Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh-’ın önüne, oğlu birkaç çeşit yemek koyduğunda, o bundan mahzûn olarak:

“-Musab bin Umeyr şehîd olduğu zaman, cesedini örtecek bir kefen bulunamadı. Üzerine sarılan kefen kısa geldi; başı örtülse ayağı, ayağı örtülse başı açık kalıyordu. Sonunda kefenini başına doğru çektik ve ayaklarını da güzel kokulu bir ot ile örttük! Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh- şehîd olduğunda da, üzerini ihtiyar kadınların giydiği eski bir hırka ile örtmüşlerdi.”

“Bana ise, Cenâb-ı Hak dünyâda bu kadar çok nîmet bahşediyor. Acabâ ukbâda tenkîs mi edecek?! Acabâ âhiretteki hakkımı bu dünyâda mı tüketiyorum? Yarın Allâh’ın huzûrunda bu nîmetlerin hesâbını nasıl vereceğim?!” dedi ve yaşlı gözlerle sofrayı terk etti.

[Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2001-Eylül, Sayı:187, Sayfa:028]

Ukbâ: cezâ, ahiret, öbür dünyâ
Tenkîs: başaşağı etme, edilme, boşaltma.
Müstağnî: doygun, gönlü tok. Çekingen, nazlı. Lüzumlu gerekli bulmayan


Bir Hadis-i Şerif  ~  Tevafuk @ 24 Kas 2009, Salı

Abdullah bin Ömer (radiyallahü anh) hazretleri şöyle demiştir: Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) beni tuttu ve şöyle buyurdu:

“Dünya gurbetinde olduğunu unutma ve hep bir garip gibi davran ya da bir yolcu gibi yaşa..
Asıl ve ebedî vatanına gideceğine öylesine inan ki, ölmeden önce ölmüş ol ve kendini kabir ehlinden say!”

(Tirmizi, Zühd, 25; İbn Mace, Zühd, 3; Müsned, 2/24, 41, 131)


En Fazla Yorum Alanlar
© 2009 - 2010 Huzuryeri.info